Salı, Ekim 02, 2012
Perşembe, Mart 29, 2012
Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm şarkılı kayıt
Aman allahım. Ruhumun aldığı şekli ölümüne merak ediyorum. Diken dikendi. Geçenlerde aklıma düşen, normalde dikkat bile etmeyeceğim alelade bi durum oldu. Sanki biri kulağıma kurcala diye fısıldadı. Nasıl bi fısıldamaksa resmen çemkirdi. Olayın elde edebileceğim tek bilgisine sahibim. Fazlası yok işte. yok artık. Ama sonra o ufacık bilgiye dayanarak bir hikaye uydurdum kafamda. Zaten o bilgiyle anca o kadarını kurabilirdim. Malzeme ona uygun. Biriyle paylaşmaya bile tenezül etmeyeceğim çok düşük bi ihtimal olabilirdi bu. Komik olurdu hatta olsa. Ki olmuş. Ki komik. Ve bir deste gibi önümde açılıverdi. Ben bir çaba göstermedim. Oldu ve peşinden giderken buldum kendimi. Bi yandan utancımdan ölücem. Ama işte allahın hikmeti diyip topuk pası veriyorum allaha. Gaddarca da olsa bana bi yürü ya kulum demişliği var. Şunu farketmiştim; bu olaydan önce birini sevmek için bi anı, bi tavrı eyvallah dedirtip tepene koymana yeterli oluyordu. Vazgeçmek istediğinde süreç daha farklı ve biraz daha yavaş sanki. İhtiyaç duyulan anlar ve tavırlar pek de öyle çabuk gelmiyor genelde. Gelse de tatmin etmesi için sayıca daha fazla olması gerekiyor. Allahtan ölümcül temaslar art arda gelmişti. Bundan ötesi de olmaz derken, ampüller tirink tirink diye yanarken içten içe şükrediyordum. Ama yani olmasaydı bu olay ve duysaydım bir gün öylesine, ah ulan içime de doğmuştu, vay be derdim. O zaman ilginç olurdu evet. Tamamdım ben çünkü. Vazgeçmişken fazlası çok fazla oluyor. Ah işte. O anlardan biri. Atmaya çalıştığın o duyguyu, taşımak istemediğin tüm o düşünceleri bi saniyede paralayıp yerine kocaman bi acıma duygusu bırakan an. Ve daha da ötesi bir gerçekliğin yıkılması. Hayal farklı bak. Herkesin hayali kendine bi yerde. Yıkılır mı kırılır mı bi diğerini hiç ilgilendirmez. Ama gerçeklik dediğin şey de boru değil yani. Aa ne güzeliz falan diyosun aslında bi bok da değilsiniz. İşte burda bir suçlu varsa, ki vardır, diğeri ondan nefret etmede yerden göğe kadar haklıdır, ki nefret etmelidir. Bence sen de herkes gibisin diye düşünürken aaa benmişim lan herkes. Bazı kurdukların var mı yok mu belli değil, ikisinin arasında bile değil. Çizdiğin böyle bişeyse bi başkasına zaten ona, derim ki çıksın herkes yerinden çanak çömlek patladı. Ben kendimi başka biliyodum. Sen de baya baya kurtmuşsun. Baya rol keseninden, rol çalanından.
Vakit bu vakittir dedim. Bana en iyi gelecek şey yine benim galiba. Uzun zamandır ertelediğim yürüyüşü yapmak için güneşten önce kalktım. Sabah kahvemi içip güzel bir kitaba başladım. Güneş doğmadan az önce kuşlar başladı cıvıldamaya, sonra ilk ışıklar... Çayımı da alıp gittim ağlamaya. Dişini çektirmeye gider gibi gittim gizli depresyonumu atmaya. 10 dakika sürdü sürmedi sanırım. O oturduğum kayada üstüme çayı dökünce anladım. "Geldik, hadi iniyoruz" gibi oldu. Kalktım, bastım gittim. Kelimenin tam anlamı bu heralde. Basıp gittim ki orda kalsın tüm o hikaye.
Yumuşacık bir hava. Kavuşulan bir huzur. Bereketli bir gün. Kafa çalışıyor, gülünüyor, keyifler şahane...
Mutlu son
Vakit bu vakittir dedim. Bana en iyi gelecek şey yine benim galiba. Uzun zamandır ertelediğim yürüyüşü yapmak için güneşten önce kalktım. Sabah kahvemi içip güzel bir kitaba başladım. Güneş doğmadan az önce kuşlar başladı cıvıldamaya, sonra ilk ışıklar... Çayımı da alıp gittim ağlamaya. Dişini çektirmeye gider gibi gittim gizli depresyonumu atmaya. 10 dakika sürdü sürmedi sanırım. O oturduğum kayada üstüme çayı dökünce anladım. "Geldik, hadi iniyoruz" gibi oldu. Kalktım, bastım gittim. Kelimenin tam anlamı bu heralde. Basıp gittim ki orda kalsın tüm o hikaye.
Yumuşacık bir hava. Kavuşulan bir huzur. Bereketli bir gün. Kafa çalışıyor, gülünüyor, keyifler şahane...
Mutlu son
istediğim asram değil. dünyanın bodrum katı. en basit haliyle. gözden, gönülden, akıldan uzak. kendi patikasından yürüyüp giden karıncalar gibi. tek fark telaşsızlık.
Hem şubatın hem de martın ilk günü karlı bir güne uyanınca, kendi huzurumu bulup dengemi sağlamam konusunda yıllardır bana yardımcı olan ritüellerimi yapamadım. Onun yerine uyudum, gözümde büyüttüm, duygu ya da anlam kattım, abarttım, direndim. Sonra bir sabah yürüdüm. Öylesine. Odalara, evlere sığamadığımdan yürüdüm. Sonra tam sırtımı değirmene verip ağlama ya da gülme krizine girmek üzereyken, öyle kararsız öyle arada derede kalmış bi haldeyken "zınk" diye bi his geldi. Omuzlarımı dik tuttum istemsizce. Yıllardır hayalini kurduğum, öyle olmasa da şöyle olsa falan diye bile düşünmediğim bi durumdaydım. Dünyada en çok olmak istediğim yerde, en çok yapmak istediğim şeyleri yapıyordum. Bir hayalin ortasında yaşıyordum ve farkındaydım ama yine de angut gibi üzülüyordum...Üzülmek de değil. Ölüyor gibiydim. Mutlu olduğunda ne bok yiyeceğini, o duyguyu neresine sokması gerektiğini bilemeyen arsızlar gibi, kafama takacak bişey bulamamış gibi kendime dert çıkarmıştım. Kendi kendime dünyanın en büyük zorbalığını mı yapıyodum ne! Hay allah dedim birden, kalk gidiyoruz. Resmen kendimi oradan alıp eve gittim. O kısacık anda nasıl anlıyordum bunu, nasıl herşey yerli yerinde oluyordu birden bire! Sabah kalkıp ilk akla gelen dert gün boyu ne iki kelime sohbet ettiriyordu, ne iş yaptırıyordu. Yatana kadar ve uyuduktan sonra da uyandıran, paçana yapışan bir dert. Oysa hiç de öyle gelmedi o değirmenin arkasında bana. Ben varsam olan ben yoksam önemi kalmayan bir dert. Niye vardım ki o dert için? Herşey hallolmalı mı ki hayatta. Birini sevmek için çok da neden gerekmezken, bi anına bi tavrına eyvallah diyip başının üstüne, yaşantının orta yerine koymuşken vazgeçmek için daha sağlam anlar görmek gerekiyor. Ve de bir sürüsünden. Tüm o anlar, anlamsızlıklar ne şanslıyım ki çok da zor bulunmadı. Bereket ki ölümcül noktalara temaslar peş peşe geldi. Ama tam en katlanılmaz hareket geldi diye sevinirken ve de tam vazgeçmişken, hatta içimden I always cry at endings gibi dünya tatlısı bi cümleyi de söyleyip yapıp yapabileceğim son kıyağın da bu olduğunu düşünerek reveransımı çakıp tamamen kapatmışken bu defteri bi zaman sonra bi ateş bastı. Öfke gibi de ama değil. Kimliği belirlenemeyen bi duygu yine aşağı çekti beni. İçim huzursuz.
Hem şubatın hem de martın ilk günü karlı bir güne uyanınca, kendi huzurumu bulup dengemi sağlamam konusunda yıllardır bana yardımcı olan ritüellerimi yapamadım. Onun yerine uyudum, gözümde büyüttüm, duygu ya da anlam kattım, abarttım, direndim. Sonra bir sabah yürüdüm. Öylesine. Odalara, evlere sığamadığımdan yürüdüm. Sonra tam sırtımı değirmene verip ağlama ya da gülme krizine girmek üzereyken, öyle kararsız öyle arada derede kalmış bi haldeyken "zınk" diye bi his geldi. Omuzlarımı dik tuttum istemsizce. Yıllardır hayalini kurduğum, öyle olmasa da şöyle olsa falan diye bile düşünmediğim bi durumdaydım. Dünyada en çok olmak istediğim yerde, en çok yapmak istediğim şeyleri yapıyordum. Bir hayalin ortasında yaşıyordum ve farkındaydım ama yine de angut gibi üzülüyordum...Üzülmek de değil. Ölüyor gibiydim. Mutlu olduğunda ne bok yiyeceğini, o duyguyu neresine sokması gerektiğini bilemeyen arsızlar gibi, kafama takacak bişey bulamamış gibi kendime dert çıkarmıştım. Kendi kendime dünyanın en büyük zorbalığını mı yapıyodum ne! Hay allah dedim birden, kalk gidiyoruz. Resmen kendimi oradan alıp eve gittim. O kısacık anda nasıl anlıyordum bunu, nasıl herşey yerli yerinde oluyordu birden bire! Sabah kalkıp ilk akla gelen dert gün boyu ne iki kelime sohbet ettiriyordu, ne iş yaptırıyordu. Yatana kadar ve uyuduktan sonra da uyandıran, paçana yapışan bir dert. Oysa hiç de öyle gelmedi o değirmenin arkasında bana. Ben varsam olan ben yoksam önemi kalmayan bir dert. Niye vardım ki o dert için? Herşey hallolmalı mı ki hayatta. Birini sevmek için çok da neden gerekmezken, bi anına bi tavrına eyvallah diyip başının üstüne, yaşantının orta yerine koymuşken vazgeçmek için daha sağlam anlar görmek gerekiyor. Ve de bir sürüsünden. Tüm o anlar, anlamsızlıklar ne şanslıyım ki çok da zor bulunmadı. Bereket ki ölümcül noktalara temaslar peş peşe geldi. Ama tam en katlanılmaz hareket geldi diye sevinirken ve de tam vazgeçmişken, hatta içimden I always cry at endings gibi dünya tatlısı bi cümleyi de söyleyip yapıp yapabileceğim son kıyağın da bu olduğunu düşünerek reveransımı çakıp tamamen kapatmışken bu defteri bi zaman sonra bi ateş bastı. Öfke gibi de ama değil. Kimliği belirlenemeyen bi duygu yine aşağı çekti beni. İçim huzursuz.
Cuma, Mart 23, 2012
bahar geldiğinde ay bana bişeyler olayor
kış pılısını pırtısını toplayıp çekip gitti. oh olsun. artık ne daha fazla kar romantizmini izleyecek midem ne de kat kat giyinip kuşanıp lahanadan hallice gezmeye takatim kalmıştı. son bilmem kaç yılın en soğuk kışıydı, karın boyunun metrelerce, eninin kilometrelerce olduğu bilgisiydi, düşen çığlar, yuvarlanan ayılardı ögh artık dedirtmişti.
Ada'da hayat güzel. Bana daha da güzel. Depresyon hırkalarımı naftalinleyip kaldırıyorum bu haftasonu.
Kucak kucak mimozalar, bahar dalları, cismini bilip adını bilmediğim, öğrenip "ahan da bu muymuş ah canım benim diye" keyiflendiğim ne kadar güzellik varsa getiriyor arkadaşlarım, bazen de tanımadıklarım. Kış boyu Yorgo her hafta dünyanın en güzel ekmeğini bulduğu yere gitti. O ekmek demeye dilimin varmadığı başlı başına bir öğün bile olabilecek lezzete sahip dünya harikasını getirdiği günlerde illa küçük vazolara yerleştirebileceğimiz çiçekler de buldu. Sonra birden şakacı bahar geldi. Biz tabi çiçeklere, otlara metiyeler düze düze bi kaç gün geçirdik. Yanımıza alıp getirdiklerimiz de şakacı gittikten uzunca bir süre sonra inatla renklerini ve kokularını korudular. Hala daha duruyor baş köşede. Kapıda oturup bişeyler okumak, güneşe yüzünü verip el çenede bundan büyük keyif yok diye içten içe böbürlenmek ve şehirde olmamanın verdiği şükran duygusu. İşle ilgili dertlerin keke ceviz koysam mı yoksa çikolata mı parçalasam ya da kumaşların içine mi dalsam yoksa önce suluboya mı yapsam gibi kolaylıkta olması. Aslında o kolaylık duygusunu bütün bir ömre yayabilecek olma şansına sahip olmanın ferahlığı.
Ada'da hayat güzel. Bana daha da güzel. Depresyon hırkalarımı naftalinleyip kaldırıyorum bu haftasonu.
Kucak kucak mimozalar, bahar dalları, cismini bilip adını bilmediğim, öğrenip "ahan da bu muymuş ah canım benim diye" keyiflendiğim ne kadar güzellik varsa getiriyor arkadaşlarım, bazen de tanımadıklarım. Kış boyu Yorgo her hafta dünyanın en güzel ekmeğini bulduğu yere gitti. O ekmek demeye dilimin varmadığı başlı başına bir öğün bile olabilecek lezzete sahip dünya harikasını getirdiği günlerde illa küçük vazolara yerleştirebileceğimiz çiçekler de buldu. Sonra birden şakacı bahar geldi. Biz tabi çiçeklere, otlara metiyeler düze düze bi kaç gün geçirdik. Yanımıza alıp getirdiklerimiz de şakacı gittikten uzunca bir süre sonra inatla renklerini ve kokularını korudular. Hala daha duruyor baş köşede. Kapıda oturup bişeyler okumak, güneşe yüzünü verip el çenede bundan büyük keyif yok diye içten içe böbürlenmek ve şehirde olmamanın verdiği şükran duygusu. İşle ilgili dertlerin keke ceviz koysam mı yoksa çikolata mı parçalasam ya da kumaşların içine mi dalsam yoksa önce suluboya mı yapsam gibi kolaylıkta olması. Aslında o kolaylık duygusunu bütün bir ömre yayabilecek olma şansına sahip olmanın ferahlığı.
Perşembe, Mart 22, 2012
Cumartesi, Temmuz 02, 2011
Perşembe, Mayıs 19, 2011
gençlik ve sıııppor
dün kadim dostumla bardan adam die bir bara gittim. ortaokul kafaları güzel kafalardır.
bugün de bir eski günlük buldum. neden böyle bir insan olduğumu sorgulamama gerek kalmadı...
yazmalıymışım hep. geçen haftayı bile hiç hatırlamazken seneler sonra aklımda pek de bişi kalmayacak.
neler oldu bu aralar.
bugün de bir eski günlük buldum. neden böyle bir insan olduğumu sorgulamama gerek kalmadı...
yazmalıymışım hep. geçen haftayı bile hiç hatırlamazken seneler sonra aklımda pek de bişi kalmayacak.
neler oldu bu aralar.
Salı, Mart 15, 2011
Cumartesi, Mart 05, 2011
Üsküdar pazarı çıkarması
dün Simenle felekten bir gün geçirdik. 2 kere pazara gittik. İlkinde uzaktan uzağa elimizin ucuyla dürterek bakındık. Kapanmasına yakın gazımızı aldık yardırarak koşar adım daldık pazara. Semt pazarında kendimize tekaüt hırkası aradık. Pek tabi bulamadık.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


