istediğim asram değil. dünyanın bodrum katı. en basit haliyle. gözden, gönülden, akıldan uzak. kendi patikasından yürüyüp giden karıncalar gibi. tek fark telaşsızlık.
Hem şubatın hem de martın ilk günü karlı bir güne uyanınca, kendi huzurumu bulup dengemi sağlamam konusunda yıllardır bana yardımcı olan ritüellerimi yapamadım. Onun yerine uyudum, gözümde büyüttüm, duygu ya da anlam kattım, abarttım, direndim. Sonra bir sabah yürüdüm. Öylesine. Odalara, evlere sığamadığımdan yürüdüm. Sonra tam sırtımı değirmene verip ağlama ya da gülme krizine girmek üzereyken, öyle kararsız öyle arada derede kalmış bi haldeyken "zınk" diye bi his geldi. Omuzlarımı dik tuttum istemsizce. Yıllardır hayalini kurduğum, öyle olmasa da şöyle olsa falan diye bile düşünmediğim bi durumdaydım. Dünyada en çok olmak istediğim yerde, en çok yapmak istediğim şeyleri yapıyordum. Bir hayalin ortasında yaşıyordum ve farkındaydım ama yine de angut gibi üzülüyordum...Üzülmek de değil. Ölüyor gibiydim. Mutlu olduğunda ne bok yiyeceğini, o duyguyu neresine sokması gerektiğini bilemeyen arsızlar gibi, kafama takacak bişey bulamamış gibi kendime dert çıkarmıştım. Kendi kendime dünyanın en büyük zorbalığını mı yapıyodum ne! Hay allah dedim birden, kalk gidiyoruz. Resmen kendimi oradan alıp eve gittim. O kısacık anda nasıl anlıyordum bunu, nasıl herşey yerli yerinde oluyordu birden bire! Sabah kalkıp ilk akla gelen dert gün boyu ne iki kelime sohbet ettiriyordu, ne iş yaptırıyordu. Yatana kadar ve uyuduktan sonra da uyandıran, paçana yapışan bir dert. Oysa hiç de öyle gelmedi o değirmenin arkasında bana. Ben varsam olan ben yoksam önemi kalmayan bir dert. Niye vardım ki o dert için? Herşey hallolmalı mı ki hayatta. Birini sevmek için çok da neden gerekmezken, bi anına bi tavrına eyvallah diyip başının üstüne, yaşantının orta yerine koymuşken vazgeçmek için daha sağlam anlar görmek gerekiyor. Ve de bir sürüsünden. Tüm o anlar, anlamsızlıklar ne şanslıyım ki çok da zor bulunmadı. Bereket ki ölümcül noktalara temaslar peş peşe geldi. Ama tam en katlanılmaz hareket geldi diye sevinirken ve de tam vazgeçmişken, hatta içimden I always cry at endings gibi dünya tatlısı bi cümleyi de söyleyip yapıp yapabileceğim son kıyağın da bu olduğunu düşünerek reveransımı çakıp tamamen kapatmışken bu defteri bi zaman sonra bi ateş bastı. Öfke gibi de ama değil. Kimliği belirlenemeyen bi duygu yine aşağı çekti beni. İçim huzursuz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder